21 Nisan 2008 Pazartesi

BİZ BÜYÜDÜK VE KİRLENDİ DÜNYA

Çoğumuz küçüklüğümüzü tatlı tebbessümlerle anarız. Dertsiz, tasasız, korunaklı bir şekilde, işimizin gücümüzün oyun olduğu yaşlarımız... Yürümek yerine neden koşar çocuklar ya da niye uyumak hep eziyettir onlar için, hiç düşündünüz mü?

Hep aceleleri vardır çünkü, vakit kaybına tahammül edemezler. Teneffüs zili çaldığı gibi sınıftan fırlayıp bahçeye atarlar kendilerini. Tatil günleri bile erkenden kalkarlar, izlenecek çizgi filmler vardır zira; uyuyarak heba edemezler günlerini. Bir an önce büyümek isterler. Doğumgünlerinde yaşlarını bir fazla söylerler, sanki gerçekten büyümüşler gibi. Ve hep büyüdüklerinde yaşayacakları hayatı hayal ederler; doktor, öğretmen ya da dansçı olurlar ama mutlaka en iyisi, en güzeli ve en başarılısı olacaklardır.

Oysa gerçek hayat çocuk hayalleri gibi değildir çoğu kez ne yazık ki. Büyüdükçe anlar insan, bir yerlerde geri dönmek ister o kaçtığı masum yıllarına; zaman dursun, sevdikleri hep yanında olsun, hastalıklar, ölümler, acılar, sıkıntılar yaşanmasın ister.

Küçükken geçim sıkıntısı ancak istediğimiz bir şey alınmadığında bizi ilgilendirir, hastalıklar genelde hafif ilaçlarla atlatılır, gerçekten çok yaşlılar dışında kimse ölmez çünkü. En büyük kavgalar bir kaç saat içinde unutulur, küslükler üç-beş günü geçmez. Şarkılar çok eğlencelidir, sözleri hiç de can yakmaz. Ve dünyanın en korkunç olayı muhtemelen harika bir oyundan eve çağrılmamızdır.

İlk ciddi acı, ilk aşk acısı veya ilk ihanet sonrasında anlar insan gerçek hayatı. Yıllar içinde de tanıyıp öğrenmeye devam eder; her ders ağır bir darbe ve saflıktan dökülerek azalan gözyaşlarıdır.

Gün gelir canı acımaz olur insanın en kötüsü de; taş olur yüreği, hissizleşir, umursamaz olur yanıbaşındaki acıları. İşte budur gerçek saflığın sonsuza dek yitirildiği an. Ve bu andır ki artık asla eskisi gibi değildir dünya, sevgi, dostlar ve hayat... Ve büyümek deriz bunun adına gururla; olgunlaşmak, hayatı anlamak, yetişkin olmak. Oysa aslolan içimizdeki çocuğun ölmesidir ve en acısı da doya doya ağlamak istediğimizde gözpınarlarımızın kuruduğunu dehşet içinde farketmemizdir.

Artık yetişmek için koşmak gerekmez, uyku derin bir kaçıştır bu aşamada. Hayat bize bir can daha verseydi nasıl oynardık yeni baştan, sil baştan, onu düşünüp durmakla geçer geri kalan zaman, beyhude.

İçerlerde kalan minik çocuğun sesini duyabilenler sekerek yürümeye devam etmeliler o halde, büyümek zorunda kalan tüm yorgun insanlar yerine de.

YALANCI BAHAR

Bazen felaketler hiç beklenmedik şekillerde zuhur edip, yerini güzelliklere bırakabiliyor. Hani hep deriz ya kendimizi avutmak için, her şerde bir hayır vardır, diye.. İnsana inanılmaz bir dayanma gücü ve devam edebilme motivasyonu sağlıyor bu inanç. Hatta dillendirmek gerekirse, mutluluktan daha çok üzüntüler huzur verebiliyor insana; çünkü mutluluk, elden yiteceğine dair korkular barındırırken ve de hiç bitmemesini istediğimiz halde biteceğinden eminken biz, üzüntülere de inanılmaz bir teselli oluyor aynı mantık. Üzüntü elbet geçecek ve yerini ferah duygulara bırakacak demek gelir içimizden. Aynen dediği gibi türkünün: Ne de olsa kışın sonu bahardır, bu da gelir, bu da geçer, ağlama..

Sonunda bir kış daha geride kalırken, ve bu bizim Moskova’daki yedinci (rakamla 7) kışımızken, gelen baharı neden daha az coşkuyla karşılıyoruz gibi geliyor bana?

Küresel ısınma uzun yıllardır tüm dünyamızı, hem de bağıra çağıra tehdit etmekte ne yazık ki. Değişen iklim ve yeryüzü şekilleri, insan ve hayvan hayatlarının içinde bulunduğu korkunç ve oldukça yakınımızdaki tehlike ve en kötüsü susuzluk tehditleri altında, geleceklerini yeşertmeye çalıştığımız, çabaladığımız minicik yavrularımız.. Son yıllarda hızla artarak karşımızda duran bu küresel tehdit karşısında, binlerce yıldır insanoğlunun kendi elleriyle yaptıklarını günümüzde üç beş cılız hareketle durdurmak ve gidişatı tersine döndürmek artık maalesef çok mümkün görünmüyor bana. Zira tehlikenin farkına epeyce geç vardık kanımca.

Zaten bu son kışımızın geçip de baharın geldiğini algılamaktaki zorluğumuz da bu olgunun bir sonucudur. 7 yıl önce donduğumuz aylarda, şapka bile takmadan dolaşmak; yazlarını yağmurlar altında, sandalet bile giyemeden geçirdiğimiz bu şehirde sıcaktan fenalık geçirmek çok ciddi bir farkındalık yaratmalı bizlerde.

Oysa bu kış daha az üşüdüğümüz ve yakıt paralarından tasarruf ettiğimiz, hatta erken gelen bahara sevindiğimiz için suçluluk hissediyor muyuz gerçekten de?

Binlerce yıldır insanlar bugünlerini ya da yakın geleceklerini güvence altına almakla yetinmeselerdi, bugün bunları yaşamıyor olacaktık bence. Bencillik, boşvermişlik ve geçici çözümlerle buraya kadar dayanabildi yaşlı gezegenimiz. Bundan sonrası hep karanlık artık.

Yakın çevremde bir çok eğitimli ve hayat standartları iyi olan çift var; sırf geleceğin belirsizliği yüzünden çocuk sahibi olmaktan kaçınan. İnsan hayatının sahip olabileceği en muhteşem duygudan yoksun kalmaya razılar, kendilerinden sonra çocuklarına ne olacağını merak etmek zorunda kalmaktansa...

İnsanın kendisine ettiği kötülüğü kimse edemez zaten. İşte hep beraber, atalarımız, dedelerimizle, kendi çocuklarımızın geleceklerini yok ettik, şimdi uzatma dakikalarında son dakika golü peşinde koşan yorgun futbolcular gibi her türlü çözüme açığız; arıyoruz, deniyoruz. Ama artık çok geç kalmadık mı sizce de?

Yine de bu kadar karamsar olamıyor insan, hala ümidimiz var herşeyin düzeleceğine, bilinçli insanların artması ve yeni nesillerin bu işleri kotarması en büyük dileğimiz. Onun için biz bilinçli ebeveynlere çok iş düşüyor. Evlatlarımıza bu gezegenin sahipleri değil geçici korumacıları olduğumuzu ve en ciddi işimizin, sahip olduklarımızı kendimizden sonra gelenlere eksilterek değil arttırarak devretmemiz gerektiğini kavratmamız gerekiyor. Bunu borçluyuz en azından..

1 Nisan 2008 Salı

Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur

İnsanlar kötü olaylar karşısında sükunetlerini korumak ve yola devam etmek için güç bulabilmek adına ‘sağlık olsun’ derken, aslında tam olarak neyi kastettiklerini düşünmüyorlar bence. Gerçekten o an kaybettiklerine üzülmediklerinden değil elbette; ancak sağlıklı olunduğu takdirde sahip olduklarının tadını çıkartılabildiklerine olan inançları da yeterli cevap mı acaba.. Kısacası gerçekten hayatımızın en anlamlı cümlesi bu bana göre.

Elimizdekinin kıymetini kaybedince anlamamız, insanoğlunun doğası gereğidir. Sıhhatimiz yerindeyken kafamıza taktığımız en ufak meseleler, biraz ciddi bir sağlık problemiyle karşılaşınca nasıl da küçülüverirler gözümüzde. Hele bir de kendi ülkemizden alıştığımız yöntem ve muamelelerden çok çok uzakta bir yerde hasta olursak..

Moskova’ya oldukça gençken geldiğimden (dünya zamanıyla 6,5 yıl geçmiş olabilir ama daha fazla gibi gelmekte bana..) aklıma bile gelmeyen bir sorundu sağlık. Hava değişimi ve kat kat giyinip, ağzımı yüzümü sararak dolaşmamdan dolayı üçüncü haftada hasta oluvermiştim. Ancak o zaman ayrımına vardığımız gerçek maalesef çok ürkütücüydü; dil bilmez, yol bilmez insanlar hasta olunca ne yaparlardı acaba? Önce yanımızda getirdiğimiz ağrı kesici ve ateş düşürücülerle denedim kendimi iyileştirmeyi. Yetmedi ortalama bir antibiyotik kullandım. Hala ayağa kalkamayınca, bir yerlerden bir Türk doktor bulup ulaştığımızda anladık ki böbreklerimi üşütmüşüm ve ancak uygun tedaviyle toparlanabildim. Ve kabusum oldu hastalık. Hatta uzun süre çocuk sahibi olmak istemememizin temelinde de bu sebepler yatmaktaydı kısmen. Ancak kalış süremizin uzaması ve oğlumuzun hayatımıza katılmasıyla korktuğumuz da başımıza geldi..

Oğlumuz ilk ateşlendiğinde İstanbul’daydık ve acemi her anne-baba gibi acile koştuk. Verilmesi gereken ilaçları ve ateş düşürme yöntemlerini öğrenerek eve döndüğümüzde uzun ve uykusuz geceler başladı. Zamanla bu durumlara alışır ve kontrol altına alabilir hale geldik. Ancak yine de uzayan rahatsızlıklar zaman zaman tedirgin etti ve bir gün Moskova’da sabaha karşı ‘03’ü aradık (bilmeyenler için 03, eve doktor getiren ücretsiz ambulans servisi). Oldukça ilgili ve güleryüzlü doktorlar gelip oğlumuzun ateşini düşürdüler, ancak 3 günü geçen ateşin sebebini öğrenmek için analiz yapılması ve mutlaka bir hastanede muayene edilmesi gerektiğini söylediler. Mantıklı geldi ve bahsettikleri çocuk hastanesine gitmeyi kabul ettik; oğlumla ben ambulansta, eşim arkada kendi arabasıyla bizi takip ederek. Hastaneye ambulansla ilk defa gittiğim için (inşallah da son olur), acilen doktorların bize bakacağının, oğlumuzun rahatsızlığını öğrenip bize yapılması gerekenleri bir an önce anlatacaklarının beklentisi içindeydim. İlk karşılaştığım sorular şunlar oldu:

• Sigara kullanıyor musunuz?
• Yanınızda çay fincanı getirdiniz mi?

Takdir edersiniz ki, önce şaşkınlıkla soruları cevapladım. Bu arada bulunduğumuz kata girmesine izin verilmeyen eşimle telefonda irtibat halindeydik. Kısa süre sonra bizi hastaneye yatırmak için getirdiklerini, eşimin orda kalamayacağını, gerekli analizlerin ancak ertesi gün alınabileceğini ve doktorun henüz hastaneye gelmediğini öğrendiğimde şaşkınlığım yerini kızgınlığa bıraktı. Bir dolu tartışma ve imzalanan kağıtlar sonucu oradan ayrıldık; kucağımda yorgunluktan uyuyakalmış oğlumuzla bir Fransız hastanesine gidip gerekli örnekleri verdik ve evimize döndük. Korkulacak bir sorun olmadığını telefonla 2 saat içinde bize bildirdiler ve böylece atlattığımız bu varta, zaman zaman aramızda espriyle karışık enteresan bir anı halinde konuşulur oldu.

Farklı kültür ve alışkanlıların getirdiği bir takım zorluklar elbette ki yaşanmak durumunda; ancak insanın kendi alıştığı yaklaşıma maruz kalınca huzur ve güven duyması da kaçınılmaz. Grip ya da soğuk algınlığı sebebiyle hastanede yatmak bize ne kadar garip geliyorsa, minik rahatsızlıklar için doktora başvurmamak da eminim Ruslar’a garip geliyordur.

Ancak maaile sağlıklı ve huzurlu olduğumuzda kafamızın da rahat olması gayet doğal bir sonuç olsa gerek...

Herkese sıhhatli günler dilerim..


“Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhât gibi”
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

19 Mart 2008 Çarşamba

HAYAT BİZE OYUN OYNUYOR, OLABİLİR Mİ?

Uzun zaman oldu kendimi didik didik edip kurcalamayalı, hesap kitap yapmayalı; neyi ne kadar doğru yaptığımı, nerde çuvalladığımı kendime itiraf etmeyeli..

İnsanın hayatında birçok iniş-çıkış, birçok dönemeç vardır. Bazen önemli bir karar arefesinde, önünde durduğumuz yol ayrımına bakakaldığımızda daha bir önem taşır geçmiş iç hesaplaşmalarımız. Zira kar-zarar hesabı yapmalıdır ki vicdan, bundan sonraki yola devam için gücümüz, cesaretimiz olsun.

Yanlış girilen yolların bedellerini de aslanlar gibi öderiz, yeri gelince. Ve ancak kendimizle başbaşa kalınca ağlarız katıla katıla, çekilenlerin acısına..

Ve bazen de herşeyi yakıp yıkıp gitmek gelir içimizden, çok uzak, çok başka, çok yalnız bir yerlere kaçmak; tek başına, açık seçik ve dürüstçe yapabilmek için bilançomuzu. Çoğu kez de başarısız oluruz; çünkü ne kadar uzağa da gitsek kendimizi de götürmüşüzdür ve neyi silerse silsin insan, bir tek kendinden kurtulamaz, ne yazık ki..

Böyle zamanlarda bir sınavdan geçtiğimi düşünürüm hep; sanki bana özel yapılmış bir mazeret sınavındayım. Soran kim, kim değerlendirecek bilmeden, sadece cevaplarım deli gibi. Bir an önce geçmek isterim sanki bir sonraki dereceye, hayatım kaldığı yerden beni orada bekliyormuş sanarak. Oysa içimde bir yerlerde hep bilen bir tarafım var; “Bu bir oyun, rahat ol, gül geç” diyebilen. Hayat bize bilmem kaçıncı perdesini oynarken oyununun, biz sanki başrol edasıyla ilerliyoruz çoğu kez, aslında sayısız figürandan biri olarak hayatın sahnesinde..

Bazen de duygu enkazının altından çıkmaya çalışmak yerine aniden silkinip, herşeye baştan başlamak için bir cesaret buluruz bir yerlerden. Sil baştan başlar ve sıfırlarız hayatı; yeniden atmaya başlarcasına kalp, en temiz, en güzel duyguları alır içine ilk olarak.. Ve sil baştan severiz herkesi, herşeyi; daha güçlü, daha saf ve daha derinden, herşeyi unutarak...

Herşeye rağmen hala güzel geliyorsa hayat, yanınızda tutunup kalkabileceğiniz bir el varken hala ve daha yapılacak çok yanlış, silinecek çok defter var gibi geliyorsa, başlayın siz de, bir cesaret derin sularda inci tanesi aramaya... Çünkü belki de bugün o sonuncu gün ve kimbilir gidilecek ne uzak yollar var hala.



Gücün Var mı Sevgilim
Derin Sularda İnci Tanesi Aramaya
Cesaretin Kaldıysa Hala
Benle Aşktan Konuşmaya
Söyle Canım Sevgilim
Hayat Bize Oyun Oynuyor Olabilir mi
Yorgun Gibi Bir Halin Var
Duyguların Karışık Olabilir mi

Sil Baştan Başlamak Gerek Bazen
Hayatı Sıfırlamak
Sil Baştan Sevmek Gerek Bazen
Herşeyi Unutmak

Sanki Bugün Son Günmüş Gibi
Dolu Dolu Yaşamak İstiyorum Ben
Her Ne Çıkarsa Yoluma
Selam Verip Yürümek İstiyorum Ben

ŞEBNEM FERAH

13 Mart 2008 Perşembe

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Son çeyrek yüzyılda daha çok öne çıkan ‘özel günler’ kervanının belki de en gariban kalanıdır Dünya Kadınlar Günü. Çoğu ülkede bilinmez. Türkiye’de olduğu gibi, bazı ülkelerde ‘sözde’ önem verilir ve paneller, mitingler, özel televizyon programları vs. düzenlenerek kutlanır. Rusya gibi bazı ülkelerde de tatil ilan edilir, içilir, şarkılar söylenir, havai fişekler atılarak coşkuyla yaşanır. Peki bu günü diğerlerinden farklı kılan nedir?

Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı olan 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika'nın New York kentinde, tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadın, düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek amacıyla grevler yapmıştır. Bunu takip eden bazı gelişmelerin sonucu artık 8 Mart tarihi kadınlar için çok özel bir günmüş gibi kutlanır olmuştur.

Peki 8 Mart’ta dünyanın dört bir yanındaki kadınlar için ne değişmektedir, kadınların ne kadarının bu günden haberi vardır, daha da önemlisi erkeklerin ne kadarı kadınların bu gününden haberdardır sizce..

Tüm özel günlerde olduğu gibi birçok kişi bugünü gazete ve televizyonlardan takip etmekle yetiniyor bence. Rusya’da, diğer ülkelerden biraz daha farklı olmakla beraber ciddi boyutta kutlamalar yapıldığını görüyoruz. En azından kişisel olarak.. Çoğu kadın en azından bir çiçek almıştır mutlaka. Ama Türkiye’de bugün kaç kadına eşi sabah kahvaltı hazırlamış, çiçek almış, yemeğe çıkarmış ya da bugüne özel bir kutlama yapmıştır acaba? Bunları gereksiz ya da şımarıkça bulanlar olabilir; o zaman kaç kız çocuğu doğduğu için anneleri suçlanmış, kaç küçük kız berdele veya töre cinayetine kurban gitmiş, kaçı namus belasına zorla evlendirilmiş, yıllarca süren ama korkudan kimselere söylenememiş tacizlere katlanmaya devam etmiştir sizce?

Acı gerçeklere gözlerimiz dolarak katlanmak durumunda kaldığımız bu zamanda kadın olmak bence 1857 yılından çok daha zor artık. Eşit şartlar hala yok; kim ne derse desin, erkek hala ve her yerde daha avantajlı. Kadın da çalışmak zorunda olduğu halde evin yükü büyük oranda kadında. Hele çocuk sahibi kadınlar için çalışmak adeta kabus. Eğitimli ya da cahil, zengin ya da fakir, genç ya da yaşlı farketmeden kadın büyük oranda fedakarlık yapmak ve yuvasında eşini ya da babasını, işyerinde patronunu ve çalışanını dengeli bir şekilde idare etmek zorunda. Ofiste iş, evinde hamarat ev kadını olmalı; gezme tozmalarda güzel, bakımlı ve zayıf, aynı zamanda da doğurgan ve anaç olmalı. Kısacası süper güçlere sahip olsak da biz kadınlar; trafikte erkek şoförlere, evde anlayışlı(!) kocalara, işyerinde ise aklı evvel kadınlarla çalışmak zorunda kalan zeki(!) patronlara yaranamayız. O yüzden bize senede bir gün bile fazla değil mi sizce!!!

4 Mart 2008 Salı

YETER...

Uzun zamandır kalbimin katılaştığını, eskisi kadar hassas, kırılgan, sulugözlü olmadığımı farketmeye başlamıştım. Gençken insan herşeyi gerçek, herkesi kendi gibi, her söyleneni doğru sanır ya hani, ve zamanla törpülenir ya kalbi; alınan darbeler, geçirilen acı deneyimler ve açılan yanlış kapılarla. Her yeni üzüntü ruhumu usul usul kemirirken, kalbimin içi oyuk, asırlık bir çınar gibi boşlukla kaplandı zaman içinde; ve ben bunu büyümek, olgunlaşmak, hayatı tanımak gibi yalanlarla adlandırdım teselli olsun diye..

Oğlumuzu evimize ilk getirdiğimizde anladım ki, içimde bir yerlerde gömülü kalmış gözyaşlarım artık kirpiğimin ucunda. Gazetelerde, televizyonda gördüğüm haberler –neşeli ya da kederli, farketmeden– gözlerimi dolduruveriyorlar artık. Özellikle bebekler, çocuklar, anneler ve ölüm varsa içlerinde... Bir keresinde Sezen Aksu’dan duymuştum, “Anne olduktan sonra, her çocuğu ben doğurmuşum gibi hissediyorum” demişti bir yerlerde. Bunun aynını hissediyorum yoğun bir şekilde ben de.

Son yirmi küsür yıldır kanayan yaramız artık yüreklerimizi daha vahşice dağlıyor. Belki medyanın pompalaması, belki de tahammül sınırlarımızın zorlanması yüzünden, ülkemizin son dönemleri hep acı, hep haykırış dolu, hep ağıt yakılası.. Çenesi titreyerek ‘Vatan sağolsun’ diyen babalar, onlar ki erkek evlat sahibi olmanın gururunu sadece yirmi yıl yaşayabilmişler; ruhları bedenlerinde kalmaya direnerek ağıtlar yakan, feryat figan anacıklar, bir köşede sessizce yiten geleceklerine yanan gencecik yavuklular ve en acısı daha memeden kesilmemiş yetim kalan bebeler... Maalesef son manzaralarımız bunlar bir süredir.

Hayatın doğasına aykırı olan evlat acısını yaşayan her anayla beraber bir kez daha dağlandı kalbim, sanki ben doğurmuşum gibi şehit düşen bütün çocukları.. Memleketten uzak olanlar çok iyi bilirler; insanlar uzakta nasıl da aslan kesilir, nasıl da vatan aşkı taşırlar yüreklerinde, nasıl tek yürek olurlar düşman karşısında. Belki annelik, belki kadın duygusallığı ya da memeleket hasreti.. Canım son zamanlarda çok acıyor. Katılarak ağlamak isterken sesim yüreğimden çıkamıyor. Ne olur, nasıl çözülür, birileri mutlaka biliyordur; ancak benim tek bildiğim daha fazla evlat kanıyla sulansın istemiyorum topraklarımız. Tüm gücümle haykırmak istiyorum “Yeter artık dursun bu hayâsızca akın!”

2 Mart 2008 Pazar

BEN GÜZELE GÜZEL DEMEM

Rusya denince ilk akla gelen, sarışın, uzun ince bacaklı Rus kızlarıdır herhalde. Özellikle Türkiye’de yapılacak bir ankette – erkekler arasında tabii ki – en çok gitmek istenen ülke burası çıkar bence. Peki nereden geliyor bu kızların ünü ve ne kadar hakkını veriyorlar bu övgülerin?

Moskova’da yaşayan her Türk kadını gibi ben de kendimi bu tür muhabbetlerin içinde buldum, buraya geldiğimizden beri. Gerçekten de denildiği gibi mi, tam olarak bilmem elbette imkansız ancak bunca zamandır pek çok “güzel” kadın görmüşlüğüm vardır bizzat. Genetik miras, doğa koşulları, erken yaşta edinilen spor alışkanlığı ve yemek kültürlerinden olsa gerek düzgün fizikleri ve güneşi az gören bir iklimin sebebiyle de açık ten ve saç renklerine sahip bu hatunlar, biz koyu renkli, orta karar insanların dikkatini çekmektedir doğal olarak. Dış görünüşlerine ek olarak rahat tavırları, cüretkar giyim tarzları ve eğlence anlayışları, özellikle ‘ağır’ olmaları çocukluklarından beri aşılanan mazbut Türk kadınlarına kıyasla onları daha çekici kılmakta. ‘Hanım’ olmak, temiz aile kızı olarak tanınmak ve iyi terbiye görmüş olmak bizim ülkemizde hala genel geçer ahlak kuralları arasındayken, Türk erkeklerinin özellikle Rus kızlarına olan ilgisini anlamak mümkün mü sizce?

Elbette bunca yılın kültür farkı bizi zıt kutuplar yapmakta. Ancak ben burada yaşadığım süre içinde her iki ülkede de bir çok değişiklik gözlemledim, kendi adıma. Türkiye’de gördüğüm kızlar yani yeni nesil inanılmaz güzelleşmiş bana göre. Genelde hepsi uzun boylu ve ince yapılı, son derece modern ve alımlı giyinmekte ve hepsinden önemlisi kızlar artık daha serbest. Örneğin bizim zamanımızda (inanın çok zaman geçmiş gibi gerçekten de) gece gezmeleri, kıyafetler, bakım vs gibi konular bize yabancıyken bugün neredeyse fönsüz, manikürsüz kız göremiyorum sokaklarda, alışveriş merkezlerinde. Hayata erken atılıp daha çabuk para kazananların ise altlarında arabalar.. Havalı ve kendine güvenen cıvıl cıvıl Türk kızlarını görünce gizli bir gururla beraber erken dünyaya gelmiş olmanın burukluğu da yok değil içimde..

Peki bu sürede benim gözümle Rusya’da neler değişti? Belki alıştığım için bilmiyorum ama inanın ben artık sağda solda aman aman çok da güzel kızlar göremez oldum. Tabii ki bir çok hoş hatun var ama dönüp baktıracak kadar güzel olanlar azaldı gibi geliyor bana. Genç kızlar hafif balıketli olmaya başladılar (yaşasın McDonald’sJ). Moda anlayışımızdaki farklılıklar da bu kararımda etkili sanırım.

Kısacası Türk erkekleri artık buralara kadar zahmet etmesinler; etraflarına şöyle bir baksınlar, derim.

Tabii bu arada hoş Rus kızlarıyla dolu bu şehirde bizlere sevgi ve sadakatla bağlı eşlerimizi de unutmayalım hanımlar...