19 Şubat 2008 Salı

Dost dost diye nicesine sarıldım

“İnsanın doğduğu yer mi yoksa doyduğu yer midir memleketi” diye diye artık burayı evimiz belledik uzun zamandır. Öyle ki Türkiye’ye gidişler ‘tatil’, burası ‘eve dönüş’ bizim için. Yerleşik düzene duyulan özlem, bavulla geçen haftaların bir an önce bitmesini diler hale getiriyor insanı ister istemez..

Buralarda ailelerimizden uzak olmamız bizi eşimize dostumuza normalde olduğundan daha çok bağladı doğal olarak. Arkadaşlarımız ailemizin yerini doldurdu zaman zaman, ihtiyaçtan.. derdimizi, sevincimizi, anılarımızı ve hastalıklarımızı en yakınımızda olanlarla paylaştık; insan olmanın verdiği paylaşım güdüsüyle. Ve yine aynı sıkıntıları paylaşmanın verdiği hoş rehavetle..
Ancak gurbette her konuda anlaşabileceğimiz, tam anlamıyla güvenebileceğimiz kalıcı dostlarımızı ‘ilk görüşte’ kaçımız bulabildik? Kaçımız hatalar yaptık, yanlış yollara sapıp duvarlara tosladık ve kaçımız bunların bedelini ağır ödedi?

İnsanoğlu doğası gereği yalnız yaşayamaz, yaşamamalı da. Burada hayatın biraz daha yavaş işlemesi, çoğumuzun (kadınların) çalışmıyor olması ve benim gibi ev kadını olmaya alışmamış olanların sıkıntıdan patlaması yüzünden bol bol gezip tozuyoruz; alışverişlere, kafelere, gece kulüplerine vs gidiyoruz, altın, dolar günleri yapıyoruz ve hepsinden ötesi bol bol laflıyoruz. Ve ister istemez kendi mahrem bölgelerimizin sınırlarını aşıp olması gerekenden fazla açıyoruz yüreklerimizi. Eğer karşımızdaki gerçek dostsa korkacak bir şey yok; ancak ne yazık ki insan her zaman çok emin olamayabiliyor bundan. Gerçek dost sandığınız ve özel bir sırrınızı paylaşmaktan sakınca duymadığınız bir kişinin bir süre sonra farklı bir yüzünü görüp, dahası söylediğinizi başkasından duyup kahrolmanız maalesef çok da şaşılacak bir durum değil artık günümüzde.

İnsan ancak kendi başına gelince idrak edebiliyor gerçeği; kimin iyi kimin kötü, kimin dost kimin düşman olduğu hoş olmayan şekillerde açığa çıkıyor er ya da geç. Acılar tecrübe oluşturuyor zaman geçtikçe ve bu tecrübeler daha mesafeli, daha kötümser olmaya itiyor bizi..
Geride kalan üç beş ‘gerçek’ dost ise o kadar değerli ki kaybetmemek için üzerine titrer hale geliyorsunuz.. Ancak bazen de ömürlük dostlar ayrılmak zorunda kalıyor bu şehirden, sizden, paylaştığınız herşeyden.. Ama biliyorsunuz ki onlar hep var olacak; artık az görüşecek olsanız da her gördüğünüzde kuvvetli özlemle birlikte hissettiğiniz şey paylaşacak ne kadar çok şeyin biriktiği olacak.

Gerçek dostları geç bulup tez kaybetmemeniz dileğimle...

13 Şubat 2008 Çarşamba

Mutluluk

Herhalde üzerinde en çok konuşulmuş kavramdır mutluluk. Yeryüzünde var olan insan sayısı kadar da farklı tanımı vardır. Kimi sıcak bir çorba içtiğinde, kimiyse kırmızı bir Ferrari’ye binince mutlu olur. Bazen de aynı durum aynı anda birden fazla kişiyi mutlu etmez; mesela bir anne, çocuğu sözünü dinlediğinde mutludur, çoçuksa kendi bildiğini okuduğunda..

Mutluluğun sözlük tanımı “bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan doğan kıvanç durumu” (bkz www.tdk.gov.tr). Peki bu ne kadar doğru? İnsanın tüm isteklerine eksiksiz ulaşması ve bu durumun sürekli olması mümkün mü?

İnsanın gözü deryadan alınmıştır, derler; çünkü uğruna aylar, yıllar harcanan, deli gibi beklenen istekler karşılandığında kısa süreli tatmin duygusu yerini yeni istek ve/veya ihtiyaçlara bırakır. Çünkü elde edilenin değeri çabuk tükenir, ne yazık ki. Dolayısıyla mutluluk aslında sürekli olarak yenilenen istekler ve her zaman peşinden koşulacak yeni hevesler demek oluyor.

Mutluluğun bir başka boyutu da zamanlama belki de. İstenen ya da beklenen şeylerin ne zaman gerçekleştiğine bağlı olarak değişebilir durum. Mesela 20 yaşında kendi arabanı kullanıyor olmak, 30 yaşında trafikten bıkıp metroya kendini atabilmekten daha mı büyük mutluluk getirir, tartışılır. Yine 20 yaşında, insanın kafasını dinleyebileceği bir odası, kendi televizyonu olması müthiş bir şeyken 30 yaşında, yanında sohbet etmekten ve birlikte film izlemekten zevk alabileceğin birine sahip olmak imrenilecek bir durumdur bence.

Bazen insan çevresini saran ufak detaylarla öylesine meşguldür ki geri çekilip asıl büyük resmi göremeyebilir. İçinde bulunduğumuz, bizi boğduğu için kaçmaya çalıştığımız durum aslında bizi hayatımızın en muhteşem düşüne kavuşturacak yolun tam da üzerindedir belki de. Önemli olan, doğru zamanda doğru yöne bakabilmek ve gördüğümüzü doğru yorumlayabilmektir; aksi halde dilediğimiz hayat yanıbaşımızdan akıp giderken biz kaçırdıklarımız için dövünüp, gerçek mutluluğu pas geçebiliriz.

Ben bir süredir sahip olduklarımı, içinde bulunduğum durumu sorgulamaktan vazgeçmeye, bunun yerine hayatımın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Ve şu sıralar benim en büyük mutluluğum, Türk filmi tadında bana “anne” diyen minik oğlumun sesiyle uyanmak...

Gitmek mi zor kalmak mı?

Sadece 3 sene kalmak üzere geldiğimiz Moskova’da altıncı yılımızı doldururken, uzun zamandır bazı şeylerin farklı olduğunu hissediyorum. İlk zamanlar uzunca bir askerlik gibi yaklaştığımız Moskova maceramız, sırasıyla gün, ay ve yıl sayarak geçti. İstanbul’a koşarak geri döneceğimiz, hayatımıza verdiğimiz bu zorunlu arayı kapatıp, kaldığımız yerden devam edeceğimiz günü bekledik uzun süre. Hep eşyalı evler tuttuk, fazla ödeyeceğimizi bile bile; geri dönüşte fazla yükümüz olmamalıydı zira. Henüz kendi evinde, eşyasında oturamamış biri olarak bunu uzun süre zor da olsa kabullendim. Attığımız her adımı, yaptığımız her tatili, edindiğimiz her arkadaşlığı hep dönüşümüz üzerine planladık, yaşadık yıllarca. Kesin dönüş yapan arkadaşlar geri kalanlara kıymetli ama taşınamayacak eşyalarını verirken, kendi eşyalarımı kafamda çoktan paylaştırmıştım ben de. Üç beş valiz ve kolim zihnimde hazırdı bile…

Derken burada kalmamız gereken asgari süre tamamlandı, hatta biraz geçti; farklı sebeplerle, bir şekilde uzattık Moskova’da kalışımızı. Bir kaç sefer karar verip tarih de koyduk hatta kesin dönüş için, ama beklenmedik gelişmeler bizi buraya bağlamaya devam etti. Bu sürede İstanbul’a gidişlerimizdeki farkedemediğimiz azalmalar, aslında durumu gayet net bir şekilde ortaya koymak için uygun zamanı kollayan aklımın sisleri ardında duruyordu. Eşimin askerliğinin bitmesiyle beraber –dördüncü senemizin sonunda- İstanbul’daki dostlarımla geçirdiğim keyifli bir gecenin ortalarında birden farkettim içine düşmüş olduğum boşluğun. Bu insanlar kimdi? Benim 15 yıldır her adımımda yanımda olan, hemen hepsinin en kıvrak dönemeçlerini paylaştığım, aynı dili konuştuğum, çok özlediğim bu insanlar..

Peki ya Moskova’dakiler kimdi? Gurbeti paylaştığım, çok farklı geçmişlerden gelip ortak payda yakaladığım ama öncekilerden de bir hayli farklı olan bu insanlar.. Benim gerçek yerim neresiydi ve hangisiydi benim aslında olmak istediğim yer?

Aidiyetini kaybetmek korkunç bir boşluk yaratıyor insanın içinde. Kendi zihnimin ve ruhumun arafta sıkışıp kalmasıyla başlayan bu boğuk dönem bir süre devam etti ne yazık ki.. Garip bir yabancılaşma ve hesaplaşma yaşarken, benim geri dönmek için deli gibi beklediğim zamanın 4 sene gerimizde kaldığını ve bu sırada sılada bıraktıklarımın hayatlarının ‘bensiz’ yürüdükleri kısmının acı gerçekliğini hissetmek oldukça ağır bir yük yükledi ruhuma. Ve aslında benim de 4 senedir ‘onlarsız’ yürüdüğüm kısım arkamda heybetli bir dağ gibi yükseliyordu. Gayet çıplak olarak karşımda duran gerçek şuydu: geri dönsem bile, asla hiç gelmemiş gibi olamayacaktım ve hayat asla bıraktığım gibi devam edemeyecekti. Başka sorunlar, ayrılıklar, hüzünler ve alışkanlıklar barındırarak, artık o eski ben olamayacaktım.

Bu duygusal arafımdan beni minicik elleriyle çıkaran oğlum sayesinde 2 senedir daha az hissediyorum bu kararsızlığı. Sanki zihnimden ötelersem yok olacak sandığım bu gerçek bugünlerde daha da yakın artık bana. Türkiye’ye dönüşümüzün oldukça yakın olabileceği bugünlerde garip bir dalgalanma var yüreğimde. Çok özlediğim ailem, şehrim ve dostlarım inanılmaz derecede yakınımda ama gidince bulamayacaklarımın korkusu da yeniden zihnime üşüştü; içinde burada bırakmak zorunda kalacaklarımı da barındırarak.

Soranlara ‘hayırlısı, bilmiyorum, bakalım..’ gibi cevaplar verirken aslında ne dilediğimi bilememenin karamsarlığı fena halde üzerimde bu aralar.. Gitmek isteyen yanımla kalmak isteyenim sıkıca çarpışırlarken ben sadece seyrediyorum olan biteni. Ben veremiyorum bu kararı; gitmek mi zor kalmak mı?

2 Ocak 2008 Çarşamba

Eski yılları ne yapalım..

2007’nin sonuna yaklaşırken daha neredeyse bir ay öncesinden itibaren Moskova’nın her yerinde süslü ağaçlar, cadde ışıklandırmaları, çiçekler ve yılbaşı süsleriyle bezenmiş vitrinler gözümüze çarpıyordu. Hediye telaşı, tatil organizasyonları, rezervasyonlar derken aslında bütün bunların sebebini durup düşünmedik hiçbirimiz bence. Tabii ki sebep yeni yılı en eğlenceli şekilde karşılamak. Ancak aslında farkında olmadan yaptığımız şey; hızla geçen hayata, bizden uzaklaşan gençliğimize ve güzel anılarımıza coşkuyla el sallamaktan ibaret ne yazık ki.

Yirmili yaşlarımın sonlarına doğru aklıma düşen bu fikir artık yaşgünleri, yıldönümleri ve yılbaşı gibi özel günlere bakış açımı değiştirdi ister istemez. Geçen her gün, girilen her yeni yaş ve kutlanan her yeni yılbaşı aslında bizi geri dönülmez sonumuza güle oynaya uğurlayan kaldırım taşları değil mi?
Yeni yılı kutlarken yaptığımız hazırlıklar, sevdiklerimize aldığımız hediyeler, özenle hazırladığımız sofralar, eğlenceli bir gece geçirmemiz ve yeni umutlar taşıyan, geçen senelerden daha iyi olacağı beklentisinde olduğumuz kocaman bir yılı coşkuyla ve gülerek karşılamamız için aslında. Yeni yıla nasıl girersek tüm yılımızın öyle geçeceğine olan inancımızın etkisiyle ve her gelen yeniliğin mutluluk getirmesi temennileriyle bekliyoruz 2008’i de.
Peki ya eski yıl? Coşkuyla yenisini beklerken arkamızda bıraktığımız, bir an önce kurtulmaya can attığımız eski yıllarımız? Oysa nasıl da mutlu geçmiştir kimbilir; kimimiz işinde yükselmiş, kimimiz anne olmuş, aşık olmuş, evlenmiş, kimimiz hayatının en büyük hayalini gerçekleştirmiştir 2007’de.
İnsanoğlunun en büyük zaaflarından biri vefasızlık bence. Tabii ki geçen yıllar geri gelmiyor, geçmişte yaşamak imkansız ve yeni gelen yıla sevinmemek elde değil; ancak eskiyen herşeyin aslında bizden parçalar taşıdığını ve geride kalarak aslında bizi de eksilttiğini unutmamak gerek. Yani gelen yeni yılı karşılarken sevinçle, gidenlerin de layık olduğu hüznü eksik etmemek gerek bence..
Yılın son günlerinde beni çok üzen bir haberin etkisiyle iç karartıcı da olsa, bu yazıyı okuyanlara eskilerini aratmayacak, yeni ve mutlu yıllar dilerim..


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana...
ATAOL BEHRAMOĞLU

25 Aralık 2007 Salı

MOSKOVA`DA ÇOCUK OLMAK..

Bu şehrin en çok nesini seviyorum diye düşündüğümde ilk aklıma gelen, çok geniş yeşil alanları olur herhalde (Mayıs – Eylül ayları arasında, şüphesiz). İstanbul’dan çok farklı olarak Moskova’da apartmanlar arasında çok büyük boş alanlar, her mahallede en az bir iki tane park, geniş yürüyüş yolları ve bir sürü de çocuk bahçesi var. İnsanın dikkatini çekecek kadar çok çocuk da olunca bu park ve bahçelerde, Rusların çocuklarına ne kadar önem verdikleri de ortaya çıkıyor. Hava kaç derece olursa olsun bebeklerini dışarıda gezdiren anneler ve büyükanneler, günün her saatinde şehrin profilinde göze çarpıyor.

Yeni evli olarak burada yaşamaya başladığımızda, aklımızda henüz çocuk sahibi olmak yokken gördüğüm kırmızı suratlı, astronot kıyafetli, maviş bebekler ilgimi çekerdi. Çünkü bizim ülkemizde hava sıcaklığı 10 derece civarına bile düşse çocuklar dışarıya çıkarılmazlar. Çıkarılsalar bile sarılıp sarmalanmaktan yüzleri görünmez. Çünkü soğuk hava bizde, özellikle de İstanbul’da hastalık getirir. Kar yağdığında okullar tatil olur olmasına da çocukları kartopu oynamaktan kimse alıkoyamaz. Oysa buradaki çocuklar için uzun bir zaman dilimi boyunca karda yürümek, oynamak sıradan olaylar. Yıllar önce buradan ayrılıp Ankara’ya dönen bir arkadaşın kızı ile ilgili anlatılan bir anektodu hiç unutmam. Küçük kız kreşe gitmektedir. Bir gün kar yağar ve hergün dışarıda oynayan çocuklar o gün sınıfta oturmak durumunda kalırlar. Bizim küçük kız buna anlam veremez ve annesine “kar yağdı diye neden dışarıya çıkamadığımızı anlayamadım..” der.

Buraya ilk geldiğimde tanıdığım az sayıdaki Ruslar’dan sanat, spor, müzik ve yabancı dil gibi konularda ne kadar yetenekli olduklarını ve hemen hepsinin çocukluktan itibaren bu alanlara yönlendirildiklerini öğrendiğimde çok etkilenmiştim. “Ağaç yaşken eğilir” atasözü Rusça’dan dilimize geçmiş olabilir mi diye düşündüğümü itiraf etmek zorundayım. Türk arkadaşlarımın kreşlere giden çocukları sayesinde, daha küçücük yaşlarda birçok faaliyete başlandığını ve bunun ancak bir yaşam tarzı olarak benimsenmesiyle bu disipline sahip olunabileceğini farkettim.

Moskova’da bolca bulunan kreşler, her mahallede birkaç tane olmakla beraber, son derece cüzi ücretler karşılığında tüm gün hizmet vermekte. 3 öğün verilen yemeklerde çocuklara kendi kendilerine yeme – içme adabının öğretilmesi, öğle uykusu alışkanlığı kazandırılması ve spor, müzik, dans, resim gibi dallardan bazılarının çocuklara aşılanması karşılığında gerçekten de komik sayılacak bu miktarların ne yazık ki Türkiye’de, özellikle de büyük şehirlerdeki kreş ücretlerinin çok çok altında kalması düşünülmesi gereken bir konu bence.

Moskova’da yaşayan miniklerin bir başka şansı da kendileri için planlanan bir çok eğlence imkanları olması. Sirkler ve hayvanat bahçeleri sanırım her çocuk ve hatta yetişkin için büyüleyici dünyalar. Moskova’ya gelmeden önce bir kez Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği’ne, bir kez de İstanbul’daki Gülhane Parkı’na gitmiş biri olarak bir hayvanat bahçesinde ne kadar çok hayvan çeşidi olabileceğini ancak burada görebildiğimi itiraf etmeliyim. Yine Türkiye’deki sirk sayısıyla kıyaslamaktan utandığım Moskova Sirkleri de mutlaka görülmeli. Bir çocuğun gözüyle bu renkli dünyaların nasıl etkileyici olabileceğini sanırım söylememe gerek yok.

Yine uzun süren karlı kış boyunca kayak ve/veya kızak malzemeleri ile şehir içindeki eğlenceli mekanlarda geçirilen bir haftasonu, Türkiye’de ancak belirli gelir grubunun çocuklarının edinebileceği şanslı bir ayrıcalık bize göre ne yazık ki...
Moskova çocuklar için bulunmaz imkanlarla dolu masal şehri adeta; tabii bu fırsatları onlara seve seve sağlayacak anne-babalara sahip olan minicikler için...

18 Aralık 2007 Salı

GEZİLECEK ŞEHİR MOSKOVA

Uzun zamandır Kızıl Meydan eskisi kadar çarpmıyor beni; en müthiş güzellikler bile zamanla albenisini yitiriyor insanın gözünde ne yazık ki. Bazen bir yere giderken yanından geçtiğimde farkediyorum, aslında nerede yaşadığımı. Demek ki ben çoktan alışmışım burada olmaya; bir zamanlar sadece resim ve filmlerde gördüğüm bu büyülü, mistik şehirde yaşamaya. Öyleyse ben çoktan kendi şehrimden buraya transfer etmişim aklımı ve bedenimi.

Oysa ilk gördüğüm an bugün gibi aklımda St. Basil Katedrali’ni; inanamamıştım karşısında durduğuma. Puslu ve gri bir Şubat öğleden sonrasında tüm heybeti ve büyüleyiciliği ile bana aslında nerede olduğumu hatırlatmaktaydı.

Yıllar önce, okul, iş zamanları yurtdışında yaşamaya hevesli çok arkadaşım vardı; Amerika, Avrupa üzerine planlar yapan bir dolu genç insan. Türkiye’nin ekonomik ve sosyal şartları, çok iyi eğitim almış bir çok insanı kendi yurtlarından kaçmaya zorlar halde uzun zamandır, ne yazık ki.. O zamanlar aklımın ucundan bile geçmezdi birgün yurtdışında yaşayabileceğim, hele ki Moskova’da. Küçüklüğümden bu şehirle ilgili aklımda kalanlar; buz gibi soğuk hava, okunması imkansız bir alfabe, Olimpiyat oyunlarında bir sürü şampiyon atlet, satranç ustaları Karpov ve Kasparov (hangisi daha iyiydi hatırlayamadığım), kafası lekeli adam, Rocky 4 filmindeki Ivan Dragon ve Kızıl Meydan’a uçağıyla inen çılgın pilot..

Misafirlerimizle birlikte en turistik mekanlarını gezerken bu şehrin; onların hayranlıkları ve soruları karşısında farkettim ki Moskova, kısa süreli gezmek için muhteşem bir kent, hele ki baharda. Trafik, soğuk hava ve kalın paltolar olmadan çok başka bir çehresi var. Peki ya Moskova’da yaşamak?

Burada yaşayan yabancıların en çok karşılaştığı sorun sanırım polisler ve ırkçılardır; hele bir de esmerseniz, trafikte veya metroda polis tarafından çakılan şık bir selamın ardından ‘Dokümanlar’ınızın istenmesı rutin hale gelir. Yine metroda ırkçılar tarafından saldırıya uğramış bazı Türkler’in hikayeleri ister istemez tedirgin olmamıza yol açmaktadır.

Trafik, son yıllarda artarak büyüyen problemlerden biriyken, metro kullanmayı tercih edenler içinse, iş saatlerindeki kalabalıktan faydalanan yankesicilerin azizliğine uğramak işten bile değildir.

Erken kararan hava, yüzünü unutturan güneş ve en kötüsü sıcacık ve yardımsever insanlardan uzakta yaşamak gibi durumlar, buradaki hayatımızın ne yazık ki diğer önemli zorlukları.

Benzer şekilde İstanbul’da yaşamış ya da kısa süre için bile olsa bulunmuş olanlar iyi bilir ki, bu şehirde yaşamak da her babayiğidin harcı değildir. Kalabalık, gürültülü, tehlikeli ve sinir dozu yüksektir. İşe, okula gitmek saatler sürer – hele ki karşı taraftan geliyorsanız-. Belli saatlerde belli caddeler, gerekli ustalıklarla kolay geçilir ancak planda olmayan bir kazı, anlamsız bir yol çalışması gibi nedenlerle delirmeniz kaçınılmaz olabilir. Akıl almaz taksi ve minibüs şoförleri ise anlatılacak gibi değildir. Ancak içindeyken anlayamadığınız bir şey vardır; burası sizindir. Huyuyla suyuyla, iyisi kötüsüyle, hırlısı hırsızıyla sizden bir parçadır. Alternatifi olmayan, her gün içinizden yoluna, insanına sayıp döktüğünüz, içinde boğulacak gibi olduğunuz dev bir karmaşadır İstanbul. Ve ancak İstanbul’a hasret kalınca anlarsınız ki bu şehir bir başka güzel, farklı ve nefes kesicidir...

Demek ki Moskova aklımı ve bedenimi almış içine çoktan, ancak ruhum hala İstanbul’da...

Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım,

Püfür püfür bir vapurun yan tarafında...

13 Aralık 2007 Perşembe

AŞIK KADINLAR ŞEHRİ

Moskova`da yaşayan ve benim tanıdığım kadınların hemen hepsi eş durumundan bu şehirdeler. Türkiye’de işleri, evleri, kırk yıllık arkadaşları, tanıdık manavları, kitapçı dükkanları olan ve buraya geldikten sonra da yeni ve zorlu bir hayata başlamak durumunda kalan cesur kadınlar hepsi de... Bu cesareti onlara sağlayan tek şey de AŞK bana kalırsa. Zira ancak çok kuvvetli duygular bir insanı köklerinden nazikçe koparıp başka topraklarda can bulmaya cesaret verebilir. Ve ancak aşk olabilir, uğruna bunca hayatın terkedildiği.

Ben de buradaki bir çok `kader arkadaşım` gibi evlilik yoluyla bu şehre gelenlerdenim; hatta sanırım en çılgını, çünkü henüz 24 saatlik evliydim Moskova’ya ilk geldiğim gün. İlk kez kendime ait bir evim ve o evi paylaşmaya can attığım eşimle geçireceğim bir hayat vardı önümde. Ancak geride bıraktıklarımın eksikliği de sevincime burukluk katmaktan geri kalmadı hiç.

Bir çok farklı hayata tanıklık ettik bunca yıl. Onlarca insan tanıdık, birbirinden farklı hikayeler duyduk. Yeni aile kuranlar, ailelerini buraya taşıyanlar, maalesef aile kalmayı başaramayanlar ve en acısı da iki farklı aile hayatı yaşayanlar... Hayat her zaman her istediğimizi aynı anda vermiyor tabii ki; ancak önceliklerimiz, değerlerimiz ve hayata karşı sağlam duruşlarımız bence bizi insan olmaya götüren. Farklı bir hayata uyum sağlamak, hele ki okul çağında çocukları olan aileler için çok zor elbette. Türkiye’deki hayatlar bazen o kadar çabuk bırakılamayabiliyor. Aşkın önüne geçen başka durumlar da ortaya çıkabiliyor. Ancak aslolan tek gerçek var bütün bu karmaşık his alemlerinde: herkes eteklerindekini dökmek ve ne istediğini, geçerli sebepleriyle birlikte karşısındakine iletmekle yükümlü. Aksi halde bir ev, çocuklara rahat bir gelecek ya da kariyer arzusuyla çıkılan bu yolculuk, hiç umulmayan bir durakta sona erebiliyor.

Bu şehirde inatla yaşamaya devam eden aşık Türk kadınları ve onların değerini bildiklerine inandığım sevgili eşleri! Lütfen sevginize, hayat ortaklığınıza, çocuklarınızın geleceğine ve en önemlisi aşkınıza sahip çıkın! Sizi buraya getiren ve yıllarca – herşeye rağmen – yaşamanıza sebep olan o ilk zamanki hislerinizi hatırlayın ve sımsıkı sarılın birbirinize; sarılın ki `Kırık Kalpler Şehri` olmasın Moskova...


SEN
Sen esirliğim ve hürriyetimsin,
Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
Sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
Sen büyük, güzel ve muzaffer
Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...

Nazım Hikmet