‘Büyük lokma ye, büyük söz söyleme’ demiş atalarımız; zaten genelde her duruma uyan bir atasözü bulmada oldukça iyiyizdir. Ama bu, gerçekten de çoğu kez yürekten tekrarladıklarımdandır.
İnsanlar, doğaları gereği, gelecekle fazla ilgilidir. Belki bilinmemezliği, belki gelecek günlerin kötü olabileceği korkusu, belki de sırf meraktan... Hatta geleceği yakalamaya çalışırken günü kaçırdığımız da olmuyor mu çoğu kez? Bu yüzden de planlar yaparız hep, daha doğrusu atıp tutarız..
Herkes gibi ben de çok büyük konuştum zamanında. Bunların en ciddisi evlilik hakkındaydı. Evlenmek delilerin işiydi, ben hangi akla hizmet evlenecektim, ancak belki kırmızı kar yağdığında... 26 yaşında evli buldum kendimi!
İstanbul da büyük laflarımdan nasibini aldı hayatımda; bundan başka şehirde asla yaşamazdım ben, ne iş ne de başka sebepten dolayı, dünyanın en güzel şehrinde yaşamanın ayrıcalığı var işte daha ne olsun... 6,5 yıldır rüyalarımda İstanbul!
Yaramaz çocukları olan anne-babalar da hedefimdeydi. Çocuklarını şımartıyor ve rahat davranmalarına göz yumuyordu bir çoğu, çocuk yetiştirmekten anlamayan ne çok insan vardı, oysa ne kadar zor olabilirdi ki... 1,5 yaşındaki oğlum tam bir haydut!
Moskova’ya sadece 3 sene için gelmiştik, 5-6 yıldır burda yaşayanları anlamam mümkün değildi. İnsan neden burda yaşasındı ki... Şimdi bizi buraya bağlayan zorunluluklardan sıyrılmışken, olduğumuz yerdeyiz ve hatta gittikçe daha fazla yerleşmekteyiz!
Hayat sürprizlerle dolu gerçekten de. Kimin başına, ne zaman, neyin geleceğini bilmek ve bunun üzerine planlar kurmak ne yazık ki mümkün değil. Kadere teslimiyet de garip bir huzur veriyor insana; yoluna çıkanlara şaşırmamak ve herşeyin bir sebebinin olduğuna ikna olmak derin bir tevekküle götürüyor. Bu yüzden artık hiçbir şeye “olmaz” demiyorum; olabiliyor çünkü...
25 Eylül 2008 Perşembe
MOSKOVA’DA EV HALLERİ
Moskova’da yıllardır yaşayıp da ev alamamış olan herkes gibi biz de bu konudan oldukça muzdaribiz. Bunca yıldır ödediğimiz kiralarla çok rahat bir ev alabilirdik oysa ki. Ama burada bu kadar uzun kalacağımızı tahayyül edemezken, öte yandan da zamanında üç kuruş olan evlerin bugün onüç kuruş olması bizim asla öngörebileceğimiz bir şey değildi.
Birkaç ay önce evsahibimizin bir telefonuyla bizim de gündemimiz bu konu oldu maalesef. Evini satmak istediğini, bir ay içinde evden çıkmamız gerektiğini söyledi. İlk şoku atlatır atlatmaz kıdemlı emlakçımız Larissa ile birlikte koyulduk ev aramaya. Moskova’da evlerin camlarına “sahibinden kiralık” ilanları asılmadığından tek alternatifimiz, bir kira bedeli karşılığında seve seve (!) yardımcı olan emlakçılar.
Moskova’da son yıllarda inanılmaz artan enflasyon, emlak fiyatlarına da yansımış ne yazık ki. Orta halli, eli yüzü düzgün bir ev bulmak için çılgın fiyatlar ödemeniz gerekiyor artık. Kiralar da dolar karşısında değerini koruyan ruble üzerinden istenince, bizim gibi dolarla maaş alanların hanesine bir dezavantaj daha ekleniyor.
Öncelikle emlakçınıza ne istediğinizi tam olarak anlattığınızdan emin olmanız gerekir; aksi halde hiç size uygun olmayan evler görüp moralinizi bozmanız işten bile değil. Evin yeri, metroya yakınlığı, çevrenin sakinliği, otopark durumu, girişinin temizliği vs gibi konulardan sonra içi yeni yapılmış, temiz, sade ve eşyasız bir ev bulmak için bol bol şans ve sabır gerekiyor.
Taşındıktan sonra yeni eve sığabilmek için bazı düzenlemeler, çanak anteninizin sökülüp takılabilmesi için bir dolu mücadele ve yeni komşularınızın sizin sınırlarınızı denemesi gibi ufak (!) konulardan sonra en az bir yıl için derin bir nefes alıp güle güle oturun. Zira gelecek yıl sizden %50 zam veya sudan bir sebeple çıkmanızın istenmemesinin bir garantisi yok. Bu kadar masraf yaptıktan sonra kısa bir süre içinde yeni bir taşınmaya dayanabilir miyiz bilemiyorum.
Umarım bu, bu ülkedeki son taşınmamız olur. Darısı İstanbul’a taşınmaya....
Şişli’de bir apartıman
Yoksa eğer halin yaman..
Birkaç ay önce evsahibimizin bir telefonuyla bizim de gündemimiz bu konu oldu maalesef. Evini satmak istediğini, bir ay içinde evden çıkmamız gerektiğini söyledi. İlk şoku atlatır atlatmaz kıdemlı emlakçımız Larissa ile birlikte koyulduk ev aramaya. Moskova’da evlerin camlarına “sahibinden kiralık” ilanları asılmadığından tek alternatifimiz, bir kira bedeli karşılığında seve seve (!) yardımcı olan emlakçılar.
Moskova’da son yıllarda inanılmaz artan enflasyon, emlak fiyatlarına da yansımış ne yazık ki. Orta halli, eli yüzü düzgün bir ev bulmak için çılgın fiyatlar ödemeniz gerekiyor artık. Kiralar da dolar karşısında değerini koruyan ruble üzerinden istenince, bizim gibi dolarla maaş alanların hanesine bir dezavantaj daha ekleniyor.
Öncelikle emlakçınıza ne istediğinizi tam olarak anlattığınızdan emin olmanız gerekir; aksi halde hiç size uygun olmayan evler görüp moralinizi bozmanız işten bile değil. Evin yeri, metroya yakınlığı, çevrenin sakinliği, otopark durumu, girişinin temizliği vs gibi konulardan sonra içi yeni yapılmış, temiz, sade ve eşyasız bir ev bulmak için bol bol şans ve sabır gerekiyor.
Taşındıktan sonra yeni eve sığabilmek için bazı düzenlemeler, çanak anteninizin sökülüp takılabilmesi için bir dolu mücadele ve yeni komşularınızın sizin sınırlarınızı denemesi gibi ufak (!) konulardan sonra en az bir yıl için derin bir nefes alıp güle güle oturun. Zira gelecek yıl sizden %50 zam veya sudan bir sebeple çıkmanızın istenmemesinin bir garantisi yok. Bu kadar masraf yaptıktan sonra kısa bir süre içinde yeni bir taşınmaya dayanabilir miyiz bilemiyorum.
Umarım bu, bu ülkedeki son taşınmamız olur. Darısı İstanbul’a taşınmaya....
Şişli’de bir apartıman
Yoksa eğer halin yaman..
HAZANIN HÜZNÜ
Uzun bir aradan ve vuku bulan birçok değişiklikten sonra tekrar merhaba. Önce ev değiştirme ardından da yaz tatili derken yaklaşık üç aydır yazamadım; umarım kaldığımız yerden devam edebiliriz artık..
Tipik bir Moskova yazı daha geride kalıyor şu günlerde, gelmeler gitmeler, kavuşmalar ayrılıklar derken burada kalan arkadaşlarla yeni bir kışa ve yıla hazırız artık. Sonbahar hep bir hüzün taşır zaten kendi içinde. Ancak biz gurbettekiler için daha da acıdır hep. Güzelim ülkemizin mis gibi denizlerinden çıkıp Moskova’nın serin ve gri akşamüstü havasına gelmek hiçbirimizin bayıldığı bir tercih değil, doğal olarak..
Kaçıncı kışımıza giriyorsak girelim, ortak olan ve değişmeyecek tek bir şey var bence aramızda; hepimiz biraz depresifiz şu günlerde. İşte benim asağıda yıllar önce yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, değişen birşey yok Moskova sonbaharında...
“Hazanın hüznü geldi yine içeri,
Beklenmeyen konuk, istenmeyen gelin misali”
Esen rüzgar, içimi ürperttiği yetmezmiş gibi, neşemin sebebi yeşil-sarı yaprakları da koparıyor dallarından. Sanki her düşen yaprak, güzel yazdan bir adım daha uzaklaştırıyor beni.
Nedensiz bir ağlamak dolduruyor içimde yazın boşalan yerini. Sevmekten aciz, güneşe küs, eli-dili bağlı bir hava bu, karanlık güne hakim olan. Yaşamaktan soğutan, anlamsız bir öfkeye bulanıyorum istemeden. Mutsuz, tatsız, siyah-beyaz bir film artık yaşam denilen. Aylarca süreceğinin bilincinde bir arsızlıkla geliyor yanıma. Kaçışın olmadığı, çıkışın kaybolduğu, yazık, çok yazık geçecek bu kış da...
Bu senenin de tek tesellisi olacak şu iki satır:
“Ne de olsa kışın sonu bahardır,
Bu da gelir, bu da geçer ağlama...”
Bu kışı da hep beraber atlatabilmek dileğiyle...
Tipik bir Moskova yazı daha geride kalıyor şu günlerde, gelmeler gitmeler, kavuşmalar ayrılıklar derken burada kalan arkadaşlarla yeni bir kışa ve yıla hazırız artık. Sonbahar hep bir hüzün taşır zaten kendi içinde. Ancak biz gurbettekiler için daha da acıdır hep. Güzelim ülkemizin mis gibi denizlerinden çıkıp Moskova’nın serin ve gri akşamüstü havasına gelmek hiçbirimizin bayıldığı bir tercih değil, doğal olarak..
Kaçıncı kışımıza giriyorsak girelim, ortak olan ve değişmeyecek tek bir şey var bence aramızda; hepimiz biraz depresifiz şu günlerde. İşte benim asağıda yıllar önce yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, değişen birşey yok Moskova sonbaharında...
“Hazanın hüznü geldi yine içeri,
Beklenmeyen konuk, istenmeyen gelin misali”
Esen rüzgar, içimi ürperttiği yetmezmiş gibi, neşemin sebebi yeşil-sarı yaprakları da koparıyor dallarından. Sanki her düşen yaprak, güzel yazdan bir adım daha uzaklaştırıyor beni.
Nedensiz bir ağlamak dolduruyor içimde yazın boşalan yerini. Sevmekten aciz, güneşe küs, eli-dili bağlı bir hava bu, karanlık güne hakim olan. Yaşamaktan soğutan, anlamsız bir öfkeye bulanıyorum istemeden. Mutsuz, tatsız, siyah-beyaz bir film artık yaşam denilen. Aylarca süreceğinin bilincinde bir arsızlıkla geliyor yanıma. Kaçışın olmadığı, çıkışın kaybolduğu, yazık, çok yazık geçecek bu kış da...
Bu senenin de tek tesellisi olacak şu iki satır:
“Ne de olsa kışın sonu bahardır,
Bu da gelir, bu da geçer ağlama...”
Bu kışı da hep beraber atlatabilmek dileğiyle...
GURBETİN AVANTAJLARI
Gurbette yaşamanın çok ama çok zor olduğunu anlatıp duruyoruz hepimiz. Sevdiklerimiz yanımızda değil, evlerimiz ve eşyalarımız geçici, havasını ve suyunu sevdiğimiz ülkemiz bizden uzakta.. Yabancı bir ülkede olmanın binbir türlü zorluklarını sıralayabiliriz. Bir de işin farklı yönü var aslında; gurbette yaşamak bazı açılardan bir çok avantaj barındırmakta.
Bunlardan en güzeli hep özlenmemizdir. Aralıklı ve kısıtlı süre için buluşabildiğimizden, arkadaşlarımız ve ailemiz bizleri hep çok özlerler ve gördüklerine sevinirler. Yanlarında pek fazla kalamadığımız için de bizden sıkılmaya bile fırsat bulamadan yeniden özlem dolu aylar başlar. Bu sürekli özleme hali de, birlikte geçen vakitlerin kalitesini artırmaya ve hep özel ortamlarda bulunmaya götürür biz ‘daimi misafirler’i. Sevdiğimiz yemekler biz gelmeden hazırdır çoğu kez; kilo alıp geri dönme korkusuyla da olsa yemeden duramadığımız.
Biz daha memlekete varmadan buluşma planları yapılır, bütün dostlar bizim için toplanır ve mekan seçimi de genelde boğaz kenarı olur; deniz kokusundan uzak kalan ayların acısını çıkarmak için...
Özellikle büyük şehirlere gidenler, orada yaşayanların en büyük sıkıntısı olan yoğun trafik saatlerinden de kaçınarak, kendi memleketlerini turist tadında gezerler ve alışveriş merkezlerinin sakin ve rahat saatlerinde keyifle dolaşırlar. Hediye almak ve vermekse bütün bir tatil boyu sürebilir.
Başka bir ülkede yaşarken de, kendi ülkemizde yakından göremeyeceğimiz bir çok ünlüyle sıcak temas kurabilmemiz şüphesiz oldukça keyif verici. Türkiye’de Tarkan’ın kaldığı oteli bulmanız ve onun etrafını çevreleyip sohbet etmeniz ne kadar mümkündür sizce? Veya Sertab Erener’i en önden seyrederek, hatta elini tutarak şarkılarına eşlik etmek kaç kere gerçekleşebilecek bir olaydır? Peki ya Şener Şen’le Nazım Hikmet’in mezarı başında sohbet etmek veya bir bakanla derin mevzulara girmek?
Kısacası hep sızlandığımız gurbetin bize sağladıklarını yabana atarsak nankörlük etmiş oluruz bence...
Not: Enka 50. yıl kutlamalarındaki Sertab Erener konserinin etkisiyle yazılmıştır bu yazım :)
KARAAĞAÇ
Yar gidiyor musun?
Gitme; içimde bir korku var
Biliyor musun?
Böyle başlar ayrılıklar.
Gel biraz, kokunu bırak
Baharımı al, soğuktur oralar
Ağlıyor musun?
Ağlama, hayırlar uğurlar..
Gurbete giden döner mi dönmez mi?
Belli değil bilirim
Ben bir karaağaç gölgesi buldum,
Cebimde ümitlerim.
SEZEN AKSU
Bunlardan en güzeli hep özlenmemizdir. Aralıklı ve kısıtlı süre için buluşabildiğimizden, arkadaşlarımız ve ailemiz bizleri hep çok özlerler ve gördüklerine sevinirler. Yanlarında pek fazla kalamadığımız için de bizden sıkılmaya bile fırsat bulamadan yeniden özlem dolu aylar başlar. Bu sürekli özleme hali de, birlikte geçen vakitlerin kalitesini artırmaya ve hep özel ortamlarda bulunmaya götürür biz ‘daimi misafirler’i. Sevdiğimiz yemekler biz gelmeden hazırdır çoğu kez; kilo alıp geri dönme korkusuyla da olsa yemeden duramadığımız.
Biz daha memlekete varmadan buluşma planları yapılır, bütün dostlar bizim için toplanır ve mekan seçimi de genelde boğaz kenarı olur; deniz kokusundan uzak kalan ayların acısını çıkarmak için...
Özellikle büyük şehirlere gidenler, orada yaşayanların en büyük sıkıntısı olan yoğun trafik saatlerinden de kaçınarak, kendi memleketlerini turist tadında gezerler ve alışveriş merkezlerinin sakin ve rahat saatlerinde keyifle dolaşırlar. Hediye almak ve vermekse bütün bir tatil boyu sürebilir.
Başka bir ülkede yaşarken de, kendi ülkemizde yakından göremeyeceğimiz bir çok ünlüyle sıcak temas kurabilmemiz şüphesiz oldukça keyif verici. Türkiye’de Tarkan’ın kaldığı oteli bulmanız ve onun etrafını çevreleyip sohbet etmeniz ne kadar mümkündür sizce? Veya Sertab Erener’i en önden seyrederek, hatta elini tutarak şarkılarına eşlik etmek kaç kere gerçekleşebilecek bir olaydır? Peki ya Şener Şen’le Nazım Hikmet’in mezarı başında sohbet etmek veya bir bakanla derin mevzulara girmek?
Kısacası hep sızlandığımız gurbetin bize sağladıklarını yabana atarsak nankörlük etmiş oluruz bence...
Not: Enka 50. yıl kutlamalarındaki Sertab Erener konserinin etkisiyle yazılmıştır bu yazım :)
KARAAĞAÇ
Yar gidiyor musun?
Gitme; içimde bir korku var
Biliyor musun?
Böyle başlar ayrılıklar.
Gel biraz, kokunu bırak
Baharımı al, soğuktur oralar
Ağlıyor musun?
Ağlama, hayırlar uğurlar..
Gurbete giden döner mi dönmez mi?
Belli değil bilirim
Ben bir karaağaç gölgesi buldum,
Cebimde ümitlerim.
SEZEN AKSU
21 Nisan 2008 Pazartesi
BİZ BÜYÜDÜK VE KİRLENDİ DÜNYA
Çoğumuz küçüklüğümüzü tatlı tebbessümlerle anarız. Dertsiz, tasasız, korunaklı bir şekilde, işimizin gücümüzün oyun olduğu yaşlarımız... Yürümek yerine neden koşar çocuklar ya da niye uyumak hep eziyettir onlar için, hiç düşündünüz mü?
Hep aceleleri vardır çünkü, vakit kaybına tahammül edemezler. Teneffüs zili çaldığı gibi sınıftan fırlayıp bahçeye atarlar kendilerini. Tatil günleri bile erkenden kalkarlar, izlenecek çizgi filmler vardır zira; uyuyarak heba edemezler günlerini. Bir an önce büyümek isterler. Doğumgünlerinde yaşlarını bir fazla söylerler, sanki gerçekten büyümüşler gibi. Ve hep büyüdüklerinde yaşayacakları hayatı hayal ederler; doktor, öğretmen ya da dansçı olurlar ama mutlaka en iyisi, en güzeli ve en başarılısı olacaklardır.
Oysa gerçek hayat çocuk hayalleri gibi değildir çoğu kez ne yazık ki. Büyüdükçe anlar insan, bir yerlerde geri dönmek ister o kaçtığı masum yıllarına; zaman dursun, sevdikleri hep yanında olsun, hastalıklar, ölümler, acılar, sıkıntılar yaşanmasın ister.
Küçükken geçim sıkıntısı ancak istediğimiz bir şey alınmadığında bizi ilgilendirir, hastalıklar genelde hafif ilaçlarla atlatılır, gerçekten çok yaşlılar dışında kimse ölmez çünkü. En büyük kavgalar bir kaç saat içinde unutulur, küslükler üç-beş günü geçmez. Şarkılar çok eğlencelidir, sözleri hiç de can yakmaz. Ve dünyanın en korkunç olayı muhtemelen harika bir oyundan eve çağrılmamızdır.
İlk ciddi acı, ilk aşk acısı veya ilk ihanet sonrasında anlar insan gerçek hayatı. Yıllar içinde de tanıyıp öğrenmeye devam eder; her ders ağır bir darbe ve saflıktan dökülerek azalan gözyaşlarıdır.
Gün gelir canı acımaz olur insanın en kötüsü de; taş olur yüreği, hissizleşir, umursamaz olur yanıbaşındaki acıları. İşte budur gerçek saflığın sonsuza dek yitirildiği an. Ve bu andır ki artık asla eskisi gibi değildir dünya, sevgi, dostlar ve hayat... Ve büyümek deriz bunun adına gururla; olgunlaşmak, hayatı anlamak, yetişkin olmak. Oysa aslolan içimizdeki çocuğun ölmesidir ve en acısı da doya doya ağlamak istediğimizde gözpınarlarımızın kuruduğunu dehşet içinde farketmemizdir.
Artık yetişmek için koşmak gerekmez, uyku derin bir kaçıştır bu aşamada. Hayat bize bir can daha verseydi nasıl oynardık yeni baştan, sil baştan, onu düşünüp durmakla geçer geri kalan zaman, beyhude.
İçerlerde kalan minik çocuğun sesini duyabilenler sekerek yürümeye devam etmeliler o halde, büyümek zorunda kalan tüm yorgun insanlar yerine de.
Hep aceleleri vardır çünkü, vakit kaybına tahammül edemezler. Teneffüs zili çaldığı gibi sınıftan fırlayıp bahçeye atarlar kendilerini. Tatil günleri bile erkenden kalkarlar, izlenecek çizgi filmler vardır zira; uyuyarak heba edemezler günlerini. Bir an önce büyümek isterler. Doğumgünlerinde yaşlarını bir fazla söylerler, sanki gerçekten büyümüşler gibi. Ve hep büyüdüklerinde yaşayacakları hayatı hayal ederler; doktor, öğretmen ya da dansçı olurlar ama mutlaka en iyisi, en güzeli ve en başarılısı olacaklardır.
Oysa gerçek hayat çocuk hayalleri gibi değildir çoğu kez ne yazık ki. Büyüdükçe anlar insan, bir yerlerde geri dönmek ister o kaçtığı masum yıllarına; zaman dursun, sevdikleri hep yanında olsun, hastalıklar, ölümler, acılar, sıkıntılar yaşanmasın ister.
Küçükken geçim sıkıntısı ancak istediğimiz bir şey alınmadığında bizi ilgilendirir, hastalıklar genelde hafif ilaçlarla atlatılır, gerçekten çok yaşlılar dışında kimse ölmez çünkü. En büyük kavgalar bir kaç saat içinde unutulur, küslükler üç-beş günü geçmez. Şarkılar çok eğlencelidir, sözleri hiç de can yakmaz. Ve dünyanın en korkunç olayı muhtemelen harika bir oyundan eve çağrılmamızdır.
İlk ciddi acı, ilk aşk acısı veya ilk ihanet sonrasında anlar insan gerçek hayatı. Yıllar içinde de tanıyıp öğrenmeye devam eder; her ders ağır bir darbe ve saflıktan dökülerek azalan gözyaşlarıdır.
Gün gelir canı acımaz olur insanın en kötüsü de; taş olur yüreği, hissizleşir, umursamaz olur yanıbaşındaki acıları. İşte budur gerçek saflığın sonsuza dek yitirildiği an. Ve bu andır ki artık asla eskisi gibi değildir dünya, sevgi, dostlar ve hayat... Ve büyümek deriz bunun adına gururla; olgunlaşmak, hayatı anlamak, yetişkin olmak. Oysa aslolan içimizdeki çocuğun ölmesidir ve en acısı da doya doya ağlamak istediğimizde gözpınarlarımızın kuruduğunu dehşet içinde farketmemizdir.
Artık yetişmek için koşmak gerekmez, uyku derin bir kaçıştır bu aşamada. Hayat bize bir can daha verseydi nasıl oynardık yeni baştan, sil baştan, onu düşünüp durmakla geçer geri kalan zaman, beyhude.
İçerlerde kalan minik çocuğun sesini duyabilenler sekerek yürümeye devam etmeliler o halde, büyümek zorunda kalan tüm yorgun insanlar yerine de.
YALANCI BAHAR
Bazen felaketler hiç beklenmedik şekillerde zuhur edip, yerini güzelliklere bırakabiliyor. Hani hep deriz ya kendimizi avutmak için, her şerde bir hayır vardır, diye.. İnsana inanılmaz bir dayanma gücü ve devam edebilme motivasyonu sağlıyor bu inanç. Hatta dillendirmek gerekirse, mutluluktan daha çok üzüntüler huzur verebiliyor insana; çünkü mutluluk, elden yiteceğine dair korkular barındırırken ve de hiç bitmemesini istediğimiz halde biteceğinden eminken biz, üzüntülere de inanılmaz bir teselli oluyor aynı mantık. Üzüntü elbet geçecek ve yerini ferah duygulara bırakacak demek gelir içimizden. Aynen dediği gibi türkünün: Ne de olsa kışın sonu bahardır, bu da gelir, bu da geçer, ağlama..
Sonunda bir kış daha geride kalırken, ve bu bizim Moskova’daki yedinci (rakamla 7) kışımızken, gelen baharı neden daha az coşkuyla karşılıyoruz gibi geliyor bana?
Küresel ısınma uzun yıllardır tüm dünyamızı, hem de bağıra çağıra tehdit etmekte ne yazık ki. Değişen iklim ve yeryüzü şekilleri, insan ve hayvan hayatlarının içinde bulunduğu korkunç ve oldukça yakınımızdaki tehlike ve en kötüsü susuzluk tehditleri altında, geleceklerini yeşertmeye çalıştığımız, çabaladığımız minicik yavrularımız.. Son yıllarda hızla artarak karşımızda duran bu küresel tehdit karşısında, binlerce yıldır insanoğlunun kendi elleriyle yaptıklarını günümüzde üç beş cılız hareketle durdurmak ve gidişatı tersine döndürmek artık maalesef çok mümkün görünmüyor bana. Zira tehlikenin farkına epeyce geç vardık kanımca.
Zaten bu son kışımızın geçip de baharın geldiğini algılamaktaki zorluğumuz da bu olgunun bir sonucudur. 7 yıl önce donduğumuz aylarda, şapka bile takmadan dolaşmak; yazlarını yağmurlar altında, sandalet bile giyemeden geçirdiğimiz bu şehirde sıcaktan fenalık geçirmek çok ciddi bir farkındalık yaratmalı bizlerde.
Oysa bu kış daha az üşüdüğümüz ve yakıt paralarından tasarruf ettiğimiz, hatta erken gelen bahara sevindiğimiz için suçluluk hissediyor muyuz gerçekten de?
Binlerce yıldır insanlar bugünlerini ya da yakın geleceklerini güvence altına almakla yetinmeselerdi, bugün bunları yaşamıyor olacaktık bence. Bencillik, boşvermişlik ve geçici çözümlerle buraya kadar dayanabildi yaşlı gezegenimiz. Bundan sonrası hep karanlık artık.
Yakın çevremde bir çok eğitimli ve hayat standartları iyi olan çift var; sırf geleceğin belirsizliği yüzünden çocuk sahibi olmaktan kaçınan. İnsan hayatının sahip olabileceği en muhteşem duygudan yoksun kalmaya razılar, kendilerinden sonra çocuklarına ne olacağını merak etmek zorunda kalmaktansa...
İnsanın kendisine ettiği kötülüğü kimse edemez zaten. İşte hep beraber, atalarımız, dedelerimizle, kendi çocuklarımızın geleceklerini yok ettik, şimdi uzatma dakikalarında son dakika golü peşinde koşan yorgun futbolcular gibi her türlü çözüme açığız; arıyoruz, deniyoruz. Ama artık çok geç kalmadık mı sizce de?
Yine de bu kadar karamsar olamıyor insan, hala ümidimiz var herşeyin düzeleceğine, bilinçli insanların artması ve yeni nesillerin bu işleri kotarması en büyük dileğimiz. Onun için biz bilinçli ebeveynlere çok iş düşüyor. Evlatlarımıza bu gezegenin sahipleri değil geçici korumacıları olduğumuzu ve en ciddi işimizin, sahip olduklarımızı kendimizden sonra gelenlere eksilterek değil arttırarak devretmemiz gerektiğini kavratmamız gerekiyor. Bunu borçluyuz en azından..
Sonunda bir kış daha geride kalırken, ve bu bizim Moskova’daki yedinci (rakamla 7) kışımızken, gelen baharı neden daha az coşkuyla karşılıyoruz gibi geliyor bana?
Küresel ısınma uzun yıllardır tüm dünyamızı, hem de bağıra çağıra tehdit etmekte ne yazık ki. Değişen iklim ve yeryüzü şekilleri, insan ve hayvan hayatlarının içinde bulunduğu korkunç ve oldukça yakınımızdaki tehlike ve en kötüsü susuzluk tehditleri altında, geleceklerini yeşertmeye çalıştığımız, çabaladığımız minicik yavrularımız.. Son yıllarda hızla artarak karşımızda duran bu küresel tehdit karşısında, binlerce yıldır insanoğlunun kendi elleriyle yaptıklarını günümüzde üç beş cılız hareketle durdurmak ve gidişatı tersine döndürmek artık maalesef çok mümkün görünmüyor bana. Zira tehlikenin farkına epeyce geç vardık kanımca.
Zaten bu son kışımızın geçip de baharın geldiğini algılamaktaki zorluğumuz da bu olgunun bir sonucudur. 7 yıl önce donduğumuz aylarda, şapka bile takmadan dolaşmak; yazlarını yağmurlar altında, sandalet bile giyemeden geçirdiğimiz bu şehirde sıcaktan fenalık geçirmek çok ciddi bir farkındalık yaratmalı bizlerde.
Oysa bu kış daha az üşüdüğümüz ve yakıt paralarından tasarruf ettiğimiz, hatta erken gelen bahara sevindiğimiz için suçluluk hissediyor muyuz gerçekten de?
Binlerce yıldır insanlar bugünlerini ya da yakın geleceklerini güvence altına almakla yetinmeselerdi, bugün bunları yaşamıyor olacaktık bence. Bencillik, boşvermişlik ve geçici çözümlerle buraya kadar dayanabildi yaşlı gezegenimiz. Bundan sonrası hep karanlık artık.
Yakın çevremde bir çok eğitimli ve hayat standartları iyi olan çift var; sırf geleceğin belirsizliği yüzünden çocuk sahibi olmaktan kaçınan. İnsan hayatının sahip olabileceği en muhteşem duygudan yoksun kalmaya razılar, kendilerinden sonra çocuklarına ne olacağını merak etmek zorunda kalmaktansa...
İnsanın kendisine ettiği kötülüğü kimse edemez zaten. İşte hep beraber, atalarımız, dedelerimizle, kendi çocuklarımızın geleceklerini yok ettik, şimdi uzatma dakikalarında son dakika golü peşinde koşan yorgun futbolcular gibi her türlü çözüme açığız; arıyoruz, deniyoruz. Ama artık çok geç kalmadık mı sizce de?
Yine de bu kadar karamsar olamıyor insan, hala ümidimiz var herşeyin düzeleceğine, bilinçli insanların artması ve yeni nesillerin bu işleri kotarması en büyük dileğimiz. Onun için biz bilinçli ebeveynlere çok iş düşüyor. Evlatlarımıza bu gezegenin sahipleri değil geçici korumacıları olduğumuzu ve en ciddi işimizin, sahip olduklarımızı kendimizden sonra gelenlere eksilterek değil arttırarak devretmemiz gerektiğini kavratmamız gerekiyor. Bunu borçluyuz en azından..
1 Nisan 2008 Salı
Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur
İnsanlar kötü olaylar karşısında sükunetlerini korumak ve yola devam etmek için güç bulabilmek adına ‘sağlık olsun’ derken, aslında tam olarak neyi kastettiklerini düşünmüyorlar bence. Gerçekten o an kaybettiklerine üzülmediklerinden değil elbette; ancak sağlıklı olunduğu takdirde sahip olduklarının tadını çıkartılabildiklerine olan inançları da yeterli cevap mı acaba.. Kısacası gerçekten hayatımızın en anlamlı cümlesi bu bana göre.
Elimizdekinin kıymetini kaybedince anlamamız, insanoğlunun doğası gereğidir. Sıhhatimiz yerindeyken kafamıza taktığımız en ufak meseleler, biraz ciddi bir sağlık problemiyle karşılaşınca nasıl da küçülüverirler gözümüzde. Hele bir de kendi ülkemizden alıştığımız yöntem ve muamelelerden çok çok uzakta bir yerde hasta olursak..
Moskova’ya oldukça gençken geldiğimden (dünya zamanıyla 6,5 yıl geçmiş olabilir ama daha fazla gibi gelmekte bana..) aklıma bile gelmeyen bir sorundu sağlık. Hava değişimi ve kat kat giyinip, ağzımı yüzümü sararak dolaşmamdan dolayı üçüncü haftada hasta oluvermiştim. Ancak o zaman ayrımına vardığımız gerçek maalesef çok ürkütücüydü; dil bilmez, yol bilmez insanlar hasta olunca ne yaparlardı acaba? Önce yanımızda getirdiğimiz ağrı kesici ve ateş düşürücülerle denedim kendimi iyileştirmeyi. Yetmedi ortalama bir antibiyotik kullandım. Hala ayağa kalkamayınca, bir yerlerden bir Türk doktor bulup ulaştığımızda anladık ki böbreklerimi üşütmüşüm ve ancak uygun tedaviyle toparlanabildim. Ve kabusum oldu hastalık. Hatta uzun süre çocuk sahibi olmak istemememizin temelinde de bu sebepler yatmaktaydı kısmen. Ancak kalış süremizin uzaması ve oğlumuzun hayatımıza katılmasıyla korktuğumuz da başımıza geldi..
Oğlumuz ilk ateşlendiğinde İstanbul’daydık ve acemi her anne-baba gibi acile koştuk. Verilmesi gereken ilaçları ve ateş düşürme yöntemlerini öğrenerek eve döndüğümüzde uzun ve uykusuz geceler başladı. Zamanla bu durumlara alışır ve kontrol altına alabilir hale geldik. Ancak yine de uzayan rahatsızlıklar zaman zaman tedirgin etti ve bir gün Moskova’da sabaha karşı ‘03’ü aradık (bilmeyenler için 03, eve doktor getiren ücretsiz ambulans servisi). Oldukça ilgili ve güleryüzlü doktorlar gelip oğlumuzun ateşini düşürdüler, ancak 3 günü geçen ateşin sebebini öğrenmek için analiz yapılması ve mutlaka bir hastanede muayene edilmesi gerektiğini söylediler. Mantıklı geldi ve bahsettikleri çocuk hastanesine gitmeyi kabul ettik; oğlumla ben ambulansta, eşim arkada kendi arabasıyla bizi takip ederek. Hastaneye ambulansla ilk defa gittiğim için (inşallah da son olur), acilen doktorların bize bakacağının, oğlumuzun rahatsızlığını öğrenip bize yapılması gerekenleri bir an önce anlatacaklarının beklentisi içindeydim. İlk karşılaştığım sorular şunlar oldu:
• Sigara kullanıyor musunuz?
• Yanınızda çay fincanı getirdiniz mi?
Takdir edersiniz ki, önce şaşkınlıkla soruları cevapladım. Bu arada bulunduğumuz kata girmesine izin verilmeyen eşimle telefonda irtibat halindeydik. Kısa süre sonra bizi hastaneye yatırmak için getirdiklerini, eşimin orda kalamayacağını, gerekli analizlerin ancak ertesi gün alınabileceğini ve doktorun henüz hastaneye gelmediğini öğrendiğimde şaşkınlığım yerini kızgınlığa bıraktı. Bir dolu tartışma ve imzalanan kağıtlar sonucu oradan ayrıldık; kucağımda yorgunluktan uyuyakalmış oğlumuzla bir Fransız hastanesine gidip gerekli örnekleri verdik ve evimize döndük. Korkulacak bir sorun olmadığını telefonla 2 saat içinde bize bildirdiler ve böylece atlattığımız bu varta, zaman zaman aramızda espriyle karışık enteresan bir anı halinde konuşulur oldu.
Farklı kültür ve alışkanlıların getirdiği bir takım zorluklar elbette ki yaşanmak durumunda; ancak insanın kendi alıştığı yaklaşıma maruz kalınca huzur ve güven duyması da kaçınılmaz. Grip ya da soğuk algınlığı sebebiyle hastanede yatmak bize ne kadar garip geliyorsa, minik rahatsızlıklar için doktora başvurmamak da eminim Ruslar’a garip geliyordur.
Ancak maaile sağlıklı ve huzurlu olduğumuzda kafamızın da rahat olması gayet doğal bir sonuç olsa gerek...
Herkese sıhhatli günler dilerim..
“Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhât gibi”
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
Elimizdekinin kıymetini kaybedince anlamamız, insanoğlunun doğası gereğidir. Sıhhatimiz yerindeyken kafamıza taktığımız en ufak meseleler, biraz ciddi bir sağlık problemiyle karşılaşınca nasıl da küçülüverirler gözümüzde. Hele bir de kendi ülkemizden alıştığımız yöntem ve muamelelerden çok çok uzakta bir yerde hasta olursak..
Moskova’ya oldukça gençken geldiğimden (dünya zamanıyla 6,5 yıl geçmiş olabilir ama daha fazla gibi gelmekte bana..) aklıma bile gelmeyen bir sorundu sağlık. Hava değişimi ve kat kat giyinip, ağzımı yüzümü sararak dolaşmamdan dolayı üçüncü haftada hasta oluvermiştim. Ancak o zaman ayrımına vardığımız gerçek maalesef çok ürkütücüydü; dil bilmez, yol bilmez insanlar hasta olunca ne yaparlardı acaba? Önce yanımızda getirdiğimiz ağrı kesici ve ateş düşürücülerle denedim kendimi iyileştirmeyi. Yetmedi ortalama bir antibiyotik kullandım. Hala ayağa kalkamayınca, bir yerlerden bir Türk doktor bulup ulaştığımızda anladık ki böbreklerimi üşütmüşüm ve ancak uygun tedaviyle toparlanabildim. Ve kabusum oldu hastalık. Hatta uzun süre çocuk sahibi olmak istemememizin temelinde de bu sebepler yatmaktaydı kısmen. Ancak kalış süremizin uzaması ve oğlumuzun hayatımıza katılmasıyla korktuğumuz da başımıza geldi..
Oğlumuz ilk ateşlendiğinde İstanbul’daydık ve acemi her anne-baba gibi acile koştuk. Verilmesi gereken ilaçları ve ateş düşürme yöntemlerini öğrenerek eve döndüğümüzde uzun ve uykusuz geceler başladı. Zamanla bu durumlara alışır ve kontrol altına alabilir hale geldik. Ancak yine de uzayan rahatsızlıklar zaman zaman tedirgin etti ve bir gün Moskova’da sabaha karşı ‘03’ü aradık (bilmeyenler için 03, eve doktor getiren ücretsiz ambulans servisi). Oldukça ilgili ve güleryüzlü doktorlar gelip oğlumuzun ateşini düşürdüler, ancak 3 günü geçen ateşin sebebini öğrenmek için analiz yapılması ve mutlaka bir hastanede muayene edilmesi gerektiğini söylediler. Mantıklı geldi ve bahsettikleri çocuk hastanesine gitmeyi kabul ettik; oğlumla ben ambulansta, eşim arkada kendi arabasıyla bizi takip ederek. Hastaneye ambulansla ilk defa gittiğim için (inşallah da son olur), acilen doktorların bize bakacağının, oğlumuzun rahatsızlığını öğrenip bize yapılması gerekenleri bir an önce anlatacaklarının beklentisi içindeydim. İlk karşılaştığım sorular şunlar oldu:
• Sigara kullanıyor musunuz?
• Yanınızda çay fincanı getirdiniz mi?
Takdir edersiniz ki, önce şaşkınlıkla soruları cevapladım. Bu arada bulunduğumuz kata girmesine izin verilmeyen eşimle telefonda irtibat halindeydik. Kısa süre sonra bizi hastaneye yatırmak için getirdiklerini, eşimin orda kalamayacağını, gerekli analizlerin ancak ertesi gün alınabileceğini ve doktorun henüz hastaneye gelmediğini öğrendiğimde şaşkınlığım yerini kızgınlığa bıraktı. Bir dolu tartışma ve imzalanan kağıtlar sonucu oradan ayrıldık; kucağımda yorgunluktan uyuyakalmış oğlumuzla bir Fransız hastanesine gidip gerekli örnekleri verdik ve evimize döndük. Korkulacak bir sorun olmadığını telefonla 2 saat içinde bize bildirdiler ve böylece atlattığımız bu varta, zaman zaman aramızda espriyle karışık enteresan bir anı halinde konuşulur oldu.
Farklı kültür ve alışkanlıların getirdiği bir takım zorluklar elbette ki yaşanmak durumunda; ancak insanın kendi alıştığı yaklaşıma maruz kalınca huzur ve güven duyması da kaçınılmaz. Grip ya da soğuk algınlığı sebebiyle hastanede yatmak bize ne kadar garip geliyorsa, minik rahatsızlıklar için doktora başvurmamak da eminim Ruslar’a garip geliyordur.
Ancak maaile sağlıklı ve huzurlu olduğumuzda kafamızın da rahat olması gayet doğal bir sonuç olsa gerek...
Herkese sıhhatli günler dilerim..
“Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhât gibi”
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)